Can Er Demir

Masalsı bir gün başlamıştı. Güneş sanki her şeyi iyileştirebilecekmiş gibi her tarafı ısıtıyordu. Kafasını gökyüzüne kaldıranlar berrak gökyüzünü çok net şekilde görebiliyorlardı. Cıvıl cıvıl bir gün başlamıştı. Etrafta kuş gören yoktu lakin kuş sesi duyduğuna yemin edebilecek çok kişi vardı. Ortalık gün ışığıyla aydınlanmış, adeta daha parlak hale gelmiş, renklerin cümbüşü içerisindeydi. Çocukların oynadıkları toprağı bol, park gibi bir yer vardı. Park gibi diyorum çünkü çocuk oyuncakları yoktu. Lakin çocuklar için oyuncağa ihtiyaç da yoktu. Her türden insan ile dolu bir alandı. 

Bir köşede küçük çocuğuyla bir yere yetişmeye çalışan bir kadın vardı. Belki bir akrabasının yanına gidiyordu. Belki de küçük çocuğunun evden kaçtığını gördüğünde evdeki yemeğini bırakıp çocuğunun peşinden koşmuştu. Şimdi çocuğunu kaptığı gibi eve dönmeye çalışıyordu. Bir köşede sessizce ayakta duran bir yaşlı adam vardı. Uzun sakalları üzerinde yılların yorgunluğunu gösterse de bu güzel hava da gelecek güzel günleri düşündüğüne dair kimsenin şüphesi yoktu. Bir köşede elinde poşetleriyle yorulmuş dinlenen üç delikanlı vardı. Belli ki birkaç dakika nefeslenmek için oturmuşlardı. Bir köşede birkaç kadın oturmuş hararetle bir şeyler konuşuyorlardı. Herkes bilir ki kadınların hararetle bir şey konuşması için havanın iyi ya da kötü olmasına gerek yoktur. Bir köşe de belli ki paraları çok olmadığı için teneke kutudan kendilerine top yapmış, toprak sahada oynayan çocuklar vardı. Her biri şampiyonlar liginde maç yapıyormuş gibi ciddi oynuyorlardı. Onları gören hiçbir kimse toplarının teneke olduğunu iddia edemezdi. Toprak sahanın diğer köşesinde babasıyla dolaşmaya çıkan küçük bir çocuk vardı. Belli ki ayakkabıları da yeni alınmıştı. Pırıl pırıl parlayan ayakkabılarının üzeri az toz olsa babasına naz ile hemen sildiriyordu. Bu ikilinin az ilerisinde ise üstünde yırtık sökük eski elbiseler olan yalın ayak bir çocuk vardı. Bilemezdi kimse neden bu çocuk bu şekilde buradaydı. Onu gören herkesin kafasında farklı senaryolar geçerdi. Hava o kadar güzeldi ki kimse bu çocukla ilgili aklından kötü bir şey geçiremezdi. Ve alan daha birçok bunlara benzer ve benzemez kişilerle doluydu. Herkes heyecanlı ve havanın verdiği neşeyi paylaşıyor gibi görünüyordu.

Babasıyla alanda bulunan çocuğun gözleri üstü başı yırtık çocuğa takıldı. Bu çocuğun ayağında ayakkabıları yoktu. Bir an aklına harika bir fikir geldi. Babasına ayakkabılarını çıkarmak için ısrar etti. Koşmak istiyordu ama ayakkabılarının eskimesini istemiyordu. Sonunda çocuğunun ısrarına dayanamayan baba kabul etti. Çocuk ayakkabılarını çıkarırken tekrardan yalın ayaklı çocuğa takıldı gözleri. Çünkü yalın ayaklı çocuk gözlerini ayakkabılardan ayırmıyordu. Ayakkabılarını çıkaran çocuk babasına verdi ayakkabılarını. Sıkı sıkı onlara çok iyi bakmasını tembihledi. Sanki kendisi ebeveyn karşındaki çocuktu. Babasından tatmin edici sözü alınca oynamaya başladı. Yırtık elbiseli çocuk ise hayallere dalmış gözleri ayakkabılardaydı. Kimse bu çocuğun ne düşündüğünü tahmin edemezdi. Lakin etraftan bakan herkes çocuğun ayakkabılara bu kadar uzun süre bakmasını fark etmişti. Elbette baba da fark etmişti. Ayakkabıları ceketinin cebine koydu. Hayallere dalmış olan çocuk ise babanın şişkin ceplerine bakmaya devam ediyordu. Babayla beraber birçok kişi bu durumdan rahatsız olmuştu. Baba çocuğuna yeni bir ayakkabı alamayacağını bildiği için tedbirli davranıyordu. Ayakkabılarını çıkaran çocuk ise ayaklarının acımasına aldırmadan toprak zeminde koşuyordu. Hiç ayakkabısı olmayan çocuk ise zaten sıcağa soğuğa ayaklarının yara olmasına aldırmamayı öğrenmişti. Hayaller içerisinde babanın şişkin ceplerine bakmaya devam etti. Sanki bu oluşan buhran tüm alanın havasını olumsuz etkilemiş gibiydi. Çocuğa laf atanlar olsa da içerisine daldığı hayal dünyasından çıkıp kimseyi duymuyordu. Kasvet günün tamamına yayılıyor gibiydi. Hafiften esen rüzgârın artık üşüttüğü kişiler vardı. Umut ne kadar güçlü olsa da umutsuzluk çok hızlı yayılma eğilimindeydi! Hava ise akşam olmamasına rağmen grileşmeye başlamıştı. Çocuk yorulup babasının yanına geldi. Baba bu yeni gelişen durumdan rahatsız olmuştu. Çocuğunun elinden tuttu. Bu kasvetli havayı terk etmek istiyordu. Çocuğu gelmek istemedi. Baba ise hiç kimsenin üzülmesini istemediği için kararlıydı. Çocuğunu kucağına aldı. Çocuk debelenirken baba çocuğunu ikna etmeye çalışıyordu. Bu esnada babanın ceketinin cebinden ayakkabılardan bir teki yere düştü. Hayallere dalan çocuktan başka kimse görmedi ayakkabıyı. Baba sonunda çocuğunu ikna etmiş ve çocuğu kucağında olduğu alanı terk etmeye başlamıştı. Hayallere dalan çocuk havanın gitgide karardığını fark etmeden tek ayakkabıya doğru ilerledi. Kısa sürede ayakkabı elindeydi. Baba ve çocuğu yolun karşısına geçmişti bile. İnsanların panik halinde olduğunu anlamadı bile elinde ayakkabı olan çocuk. Hava iyice kararmış ve gök gürültüsü gibi bir ses duyulmuştu. Çocuk elinde ayakkabı bağırmak için hazırlandı. Bu ayakkabı kim bilir o çocuğun hangi hayallerini süslüyordu. Derin bir nefes aldı. Eliyle ayakkabıyı kaldırdığı anda derin bir karanlık ile karşılaştı.

Zeytun Mahallesine düşen bomba bir çocuğu tek bir ayakkabısından ederken, bir çocuğu da bir ay önce kaybettiği anne babasının yanına yollamıştı. Hiçbir haber kanalında yayınlanmayacak ve hiçbir gazete yazmayacak sonunu tahmin edilemeyecek bir hikaye daha yarıda kalmış oldu.


0 yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir