Şakir Zümre

İnsan hiç gitmediği bir diyarı özleyebilir mi? Görmediği bir rüyanın özlemini çekebilir mi hiç? Peki ya hiç gitmediği yeri unutabilir mi?

İnsanın baktığı yere göredir vereceği cevaplar. Belki bir ummanı bardağına doldurduğunu zanneden bir gafil çıkar da kesin yanıtlarını verir bu soruların. Belki de kesinliği savunduğu görüşe dayandırır. Matematiğin bir ucundan tutan kişi matematiğin kesinliğiyle konuştuğunu zanneder. Neye matematik dediğini kendisinin de bildiğine emin değilizdir o ayrı bir konu. Mesela bilim savunucusu olduğunu iddia eden filmciler vardır bir de. Savundukları şeyin neyin şüphesi ve politizmi olduğunu bilmeden bir kesinlikle konuşurlar. Kendini zamana sıkıştıranlar yalanlarında boğulmaya başlarlar. Halbuki iddia ettikleri üst üste koyarak ilerleyen bilim sürekli değişim geçirmek zorunda değil midir? Kendisini zamana sıkıştıranların bilimi de dramatik bir filme dönüştürme arzuları da enteresandır! Ya şu kendisini bir ilahi buyruğa bağlı kıldığını söyleyip fikirlerin ve ideallerin zamanla kısıtlanamayacağını anlamayanlara ne demeli? Bir ağacın kutsallığını kabul edip insanlığın odunluğundan dem vuranlar sözün hangi sırasında anılmalıdırlar? Bir bez parçasının şekline takılıp ifsat olmuş ekinlerden beter hâle gelen zihinleri önemsememeyi salık veren nasıl bir ilahi buyruktur?

Zaman, ah ki zaman! Zamanı gelmeden söz söylemeye kalkanlar ne de çok pişmanlık yaşamıştır! Tabi ki zamanın geldiğini anlamak için o zamanın gelip geçmesi gerekmektedir. Çünkü gerçek zamanı gelmeden kişi o anın gerçek zaman olduğunu anlayamaz. Yirmisinde idealleri peşinde olmadık naralar atan gençler kırkına gelince ne değişir? İdeallere nasıl bir anlam vermiştir ki zamanla değişsin. Değişecekse nasıl ideal olabilir ki? Sonuçta mevzu bahis idealler ise değişenleri, kayıp gidenleri sevmeyenler de çıkacaktır ortaya. Sonuçta kaybedeceğini bile bile kaç kişi bir işe başlar ki?

Zaten rüyalara özlem çekmek de zamansız oluşlarından değil midir? Belki de rüyalar zamansızlığa duyduğumuz özlemlerimizin birikmesidir.

Geleni beklersin, gelme ihtimali olanı düşlersin! Düşlemek ne de ağır yüktür insanın üzerinde! Dokunduğunu hissedersin, ama doğru ama yanlış. Kokladığını tecrübelerin çerçevesinde hissedersin. Gördüğünü artık tahayyül de edersin. Bilmek için bunlardan biri yettiği gibi aslında bunlardan hiçbirinin olmasına gerek de yoktur. Zamanı bilmek için hangi kokuyu almak gerekir. Zamana kim dokunabilmiştir bu zamana kadar. Zaman birçok kişiye dokunmuşsa da bu varlığa delil olmaz. Bunu varoluş kaygısı içerisinde bir hayal olarak bile görenler çıkabilir. Zamanın rengi nasıldır desek peki kim tarif edebilir? En nihayetinde zamana kutsal bir güç atfedilmez ki inkarına gitsin insanlar. İnsanlar çok enteresandır, kendisine kutsallık atfetmediklerini inkar etmezler çoğu kez. En derin izleri de en maddiyattan uzak olanlar vermez mi zaten?

Yine de her şeyi unuturuz tanımlayabildiğimiz bir zamanlığına yahut ölçüsünü bilemediğimiz bir müddet. Sonuçta tanımlayamıyor oluşumuzu sonsuzluğa yormaya alışık değil miyiz? Dününü unutan insan dünlerin hepsini unutacak diye bir şart yoktur. Dünlerin bir kısmını hatırlıyor olması da dünleri hatırladığı anlamına gelmez. Unutunca insan öyle bir unutur ki yaptıklarını, hatırlatılsa da kendisine, hiç yaşamamış zanneder o günleri. Ama her anı bir iz bırakır insanda, öyle ya da böyle. Hiç gitmediği bir diyarı özler böylece insan tüm benliğini saran bir şekilde, lakin şuursuzca. Görmediği bir rüyanın özlemi sarar insanı ansızın. Aslında çektiği hasretin zamansızlık hasreti olduğunu bilmeden içinde derin bir kuyu açılır. Dibi vardır bu kuyunun lakin o kadar derindir ki dipsiz zanneder kişi, görmediği rüyayı özlediği gibi.

Aslında ait olduğu diyara gitmeden de böyle hasret çeker insan memleket hasretlerinden öte. Aynı memleketin kokusu üzerindedir. Lakin hiç gitmediği için zamanla mukayyet olanlar alamazlar bu kokuyu. Hali pürseda, sesi şihab-ı âlâdır. “Sanki anlaşmış da konuşuyor bunlar,” denir birbirlerini hiç tanımayan insanlar için. Hasretler bakidir herkesin çektiği gibi. Biri diğerinden ne bir fazla ne bir eksiktir. Sadece kiminin kuyusu derindir, hasretlerine ulaşamaz. Kiminin dilindedir derin kuyu, gereği gibi ifade edemez. Ama değişmeyen bir şey vardır. Gidersen unutursun! Nereyi terk edebiliyorsan orayı zamansızlığa terk edersin. Ama bir günde, ama bir yılda, ama bin yılda. Ben unutmam diyen neyi unuttuğunu bile unutmuştur. Ne bir mazlumun gücü ona hatırlatır gücün ne olduğunu, ne bir damla gözyaşının hüznünü kaynaklık ettiği sevincin ne olduğunu! Sözün çoğu kuyularımızın dibindedir. Detayları herkes kendisine sorsun. Ben kendime soramadığım, soramadığım için cevaplarını bilmediğim şeyleri sizlere nasıl anlatayım? Sadece bazen bir damla düşer alnımıza, kuyularımızın derinliği kokar da aklımız karışır. 

Ertan Ketenci’nin de dediği gibi “Al gözümden yaşları gün gelir unutursun, yaz bunu bir kenara gidersen unutsun!”

Kategoriler: Deneme

0 yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir